American Foulbrood
( Amerikan Yavru Çürüklüğü )
Ülkemiz, geniş coğrafyası, topoğrafik yapısı, zengin florası ve farklı ekolojik özellikleri ile yeryüzünün arıcılığa en uygun iklim ve bitki örtüsüne sahip kara parçalarından birisidir. Yaklaşık 200 bin ailenin arıcılıkla uğraştığı yurdumuzda bal üretimi ve arı varlığını gösteren resmi rakamlar incelendiğinde, arı varlığı açısından 4 milyon arı kolonisi ile büyük bir arıcılık potansiyeline sahiptir. Ülkemiz koloni varlığı ile Dünya da 3. ve yaklaşık 63000 ton bal üre
timi ile 4. sırada bulunmaktadır. Zira ülkemizde kovan başına alınan bal verimi ise 16.7 kg'dır. Bu miktar bizim diğer arıcılığı gelişmiş ülkelerden sonra gelmemize neden olmaktadır.Görüldüğü gibi arı varlığı ile bal üretimi arasındaki bu oransızlığın ortaya çıkışında teknik bilgi yetersizliğinin yanısıra, arı hastalıklarının büyük etkisi bulunmaktadır.Arı hastalıkları, ergin arı hastalıkları ve yavru hastalıkları olmak üzere iki guruba ayrılmaktadır. Ayç, Av.yç, Tulumsu yç, Kireç ve Taş hastalık ları sadece larva ve pupalarda görülen yavru hastalıklarıdır. Nosema, Septisemi, Kronik ve Akut Arı Felci Hastalıkları ise ergin arılarda görülen hastalıklardır. Bunlar içerisinde ülkemizde en yaygın olan hastalıklar Ayç, Kireç Hastalığı, Nose
ma ve Varroasiz hastalığıdır.Dünyanın her tarafında, ılıman ve subtropikal bölgelerinde arıcıların genel olarak dikkate aldıkları AYÇ , arı yavrularına en fazla zarar veren mikrobiyal bir hastalıktır. Hastalık sadece Amerika'ya mahsus değildir. Bal arısı kolonilerinin bulunduğu her yerde, hastalık çevreye yayılabilir
.AYÇ, son zamanlarda tespit edilmiş yeni bir hastalık değildir. Plinus ve Tacitus gibi eski tarih yazarları bunlardan söz etmektedir. Columella, milattan sonra yaklaşık 50 yıllarında yavru çürüklüğü hastalığının ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Bal arıları yavruları yeteri derecede gözleri dolduramadıkları için 1586 yılında Nikel Jacob, bugünkü yapay oğullarla iyileştirme yöntemine benzeyen bir yönte
mi tanımlamaktadır. AYÇ hastalığının çok eski tarihlere kadar uzandığını ve bugün dahi arılarımızı ve arıcılığımızı kötü yönde etkilemeye devam ettiğini görmekteyiz .AYÇ, bal arısı
Apis mellifera ve diğer Apis spp. lerin larvalarının ölerek çürümesiyle sonuçlanan tehlikeli salgın bir hastalıktır. Arılarda görülen diğer yavru hastalıklarının en tehlike lisidir. AYÇ, kraliçe, erkek ve işci arıların larvalarının her üçünde de görülür. Bununla birlikte yetişkin arılar hastalığı taşırlar ama hastalıktan etkilenmezler .Hastalığın etkeni Gram pozitif bir bakteridir. Önceleri
Bacillus larvae olarak adlandırılan etken, 1993 yılında Ash. ve arkadaşları tarafından Paenibacillus cinsine alınmıştır. 1996 yılındaki son taksonomik çalışmalarda etken, Paenibacillus larvae ( P.larvae ) olarak adlandırılmıştırHastalığın etkeni
P. larvae adı verilen sporlu bir bakteridir. Bu bakteri ilk defa 1904 yılında Amerika'lı araştırıcı Dr. G.F. White tarafından bulunmuş ve adlandırılmıştır. AYÇ hastalığının etkeni olan P.larvae, herbir enfekte larvada milyarlarca spor oluşturan bir bakteridir. Bakteri Gram (+), çomak şeklinde, uçları yuvarlak ve zincirler halinde üremeye eğilimlidir. P.larvae nazlı ve yavaş ürer. Katalaz (-), Fakültatif anaerobdur. Fakat oksijenli ortamlarda, oksijensiz ortamlardan daha iyi ürer. Büyüklüğü 2.5-5 m m uzunluğunda ve 0.5 - 0.8 m m genişliğinde bir bakteridir. P. larvae'nın Vejetatif ( çubuk biçiminde bakteri hücreleri ) ve spor formu olmak üzere iki formu vardır. Vejetatif formu, ne olgun arı ne de yavrular için bir tehlike oluşturmaz. Bal arılarında sadece spor formu enfeksiyon oluşturur. Yavrular için patojen olan spor formu ergin arılarda hastalık yapamaz .P.larvae sporları , kuruluğa, sıcaklığa ve kimyasal dezenfektanlara karşı çok dirençlidir. Bu sporlar bal içinde 1-10 yıl, peteklerde ise 40 yıldan daha fazla virülent kalırlar. P.larva, B.anthrachis'e benzer, çok dayanıklıdır. P.larvae'nın toprakta 60 yıl, kovan içinde (spor formunun) 33 yıl yaşadığı tesbit edilmiştir. Eritilmiş bal mumunda ( balmumu 65-75 oC de erir.) 5 gün 5 gece yaşar. Buda gösteriyorki enfektif balmumları yüksek sıcaklıklarda sterilize edilmelidir .
Bulaşma : Hastalıklı larva kalıntılarını içeren peteklerin değiştirilmesi, hastalığın bir kovandan diğerine yayılmasında en önemli etkendir. İşci arılar, yavrulu kısım üzerindeki ölü yavruları temizleyip dışarı atarken hastalık sporlarını hızla kovanın her yerine bulaştırırlar ve daha fazla larva enfekte olur. Çürüyüp cıvıklaşan veya daha ileri dönemlerde kuruyarak petek gözüne yapışan yavru kalıntılarını temizleyerek dışarıya atamadıklarından, bu artıklar koloni için tehlikeli bir mikrop kaynağı oluştururlar. Enfekte kolonideki bal, sporlarla kontamine hale gelebilir ve arıların enfeksiyon alması için bir kaynak olabilir. AYÇ, enfeksiyöz bir hastalık olduğu için arıcıların bizzat kendileri kontamine alet ve malzemeleriyle bulaştırabilirler. Arıların hastalıklı bölgeye girmeleriyle, arıların karşılıklı alınıp verilmeleriyle, kovanlarda zarar yapan mum güvesi (Galleria mellonella L) gibi bazı böceklerle, arıların rüzgarlı havada sürüklenmesiyle, yapay oğullarla, bal çıkarma binalarının ortak kullanılması ile de hastalık yayılmaktadır .
İşci, erkek ve kraliçe arıların larval dönemleri, doğal şartlar altında enfeksiyona duyarlıdır. Larvaların AYÇ'ne duyarlılığı yaş arttıkca azalır. Larvalar en fazla ilk gün hastalığa yakalanmaya müsaittir. Bundan sonra giderek daha fazla direnç gösterme yeteneğini kazanırlar. Yumurtadan çıktıktan 53 saat sonra larvalar enfekte olamaz. Hastalığı başlatmak için gerekli ortalama enfektif doz bir günlük arı l
arvası için 35 spordur . İki günden daha yaşlı larvalar için 105 ve 4-5 günlük larvalar için 107 spor hastalık için gereklidir. Larvalar iki günlükten daha gençken enfekte olurlar. Arı sütünün ve özellikle bileşimindeki 10-hydroxydeconnoic asitin bakterisit etkisi nedeniyle bol miktarda arı sütü ile beslenen larvaların hastalığa karşı dayanıklı oldukları açıklanmıştır.Koloninin genel durumu : Kuvvetli kolonilerde, yeni bulaşmış hastalığın farkına varmak çok güçtür. Hastalık ilerledikce kolonide sürekli bir kadro azalması göze çarpar. Önceleri çok istekli ve canlı olarak çalışan koloni, kadrosunun azalmasıyla, uçuş deliği önündeki canlılık da azalır. Arıların bazıları uçuş tahtası üzerinde veya uçuş deliği önünde, şuraya-buraya şaşırmış ne yapacaklarını bilmez bir durumda isteksizce ve tembelce gezinirler. Hastalık başlangıcında kuvvetli kolonilerde, açık veya mühürlü gözlerdeki hasta yavrular işci arılar tarafından dışarıya atılırlar. Bir günlük larvalardan hastalananların % 20-30'u petek gözü mühürlenmeden önce, % 50 side 11 günlük olmadan ve petek gözü mühürlendikten sonra dışarıya atılırlar . P.larvae spor konsantrasyonu ne kadar az ise, hastalığın görülme yada yakın geçmişte geçirme ihtimali de o kadar azalmaktadır. Örnekteki spor konsantrasyonu yükseldikce üreticinin kovanlarında AYÇ'ne rastlama yada yakın geçmişte geçirmiş olma ihtimali artmaktadır .
Hastalığın Semptomları : Önce hastalıklı hücrelerin kapakları rutubetli ve koyu bir renk alır. Larvalar büzüldükten sonra hücrenin ağzından kapaklar aşağı doğru çekilir. Normalde konveks kapaklar, konkav olurlar. Hastalıklı çerçevelerin üzerindeki yavrulu alanın genel görünüşü düzgün değildir. Açık, mühürlen memiş ve üzeri arılarca delinmiş, yavrulu gözler birbirine karışmış ve çok sayıda yavrusuz göz vardır. Kapalı yavru gözleri normalde olduğu gibi muntazam değildir. Ana arı, temizlenmemiş gözler nedeniyle düzgün yumurta bırakmaz. Larva döneminde ölmekle beraber , ölü yavrular daha çok mühürlenmiş gözlerde bulunurlar. Yavru, prepupa veya pupa dönemindedir. Ölüm sırasında hastalıklı larva inci beyazından kremsi kahverengine döner ve yavaş-yavaş siyaha kadar değişir. Ölü yavru, petek gözünün alt yüzeyine yüzü koyun yatar, geri kısmı gözün alt kısmından yukarıya doğru kıvrılmıştır. Baş tarafı düz ve muntazamdır. Ölü yavru kalıntısı çok sıkı bir şekilde göze yapışmıştır.Bu devrede kalıntının sökülerek çıkarılması çok zordur. Bu kalıntıları arılar temizleyip dışarı atamazlar. Sağlıklı bir larva parlak ve inci beyaz görünümündedir. İlk gelişim devresinde hücrenin tabanında C harfine benzer yapıdadır. Daha sonra büyüyerek hücreyi doldurur. Enfekte larvalar bu dik pozisyonda ölür. Ciddi olarak enfekte kolonilerde petekler, sağlıklı yavruların bulunduğu kapalı gözler, hastalıklı larvaların bulunduğu kapaksız hücreler ve boş hücreler nedeniyle benekli bir görünüştedir.
Ölü yavrunun kıvamı başlangıçta sulu ve biraz yapışkandır. Çürüme ilerledikce yapışkanlık artar. Üzeri delik mühürlü göze bir kürdan veya kibrit çöpü sokulup göz içerisinde hafifce çevril dikten sonra yavaşca dışarıya doğru çekilirse larva 2.5 cm'den 10 cm'ye kadar iplik gibi uzar. Sonra gevrekleşerek kopar. Uzantı parlak
kahverengindedir. Bu semptom AYÇ hastalığının simgesidir. Fakat bu sadece çöken yavrular üzerinde gözlemlenebilir. Ölü yavrular hücre içinde kurursa bu test kullanılamaz . Eğer pupa devresinde ölüm meydana gelirse, pupa renk ve kıvam olarak larva gibi aynı değişikliğe maruz kalır. Gözün mührü yavaşca kaldırılacak olursa arının dilinin yukarıya doğru kalkık ve genellikle gözün altından üst yüzeyine değecek biçimde, gözü ikiye ayıracak bir konumda olduğu görülür. Bu devrede dil sertleşmiştir. Pupal dil, AYÇ 'nün ençok karekteristik belirtisidir. Hastalığın ileri dönemlerinde, hastalıklı çerçeve kovandan çıkarılıp 25-30 cm den koklanacak olursa tipik bayat tutkal kokusunda olduğu hemen algılanır.Bu dönemde çerçeveyi çıkarmadan da kovana eğilip koklanırsa bu tipik keskin tutkal kokusu algılanabilir.Teşhis : AYÇ 'nün teşhisi genellikle arıcılar tarafından klinik belirtilerin görülmesine dayanmaktadır. Bazı ülkelerde hastalığın teşhisine yardımcı olmak amacıyla laboratuvar imkanları mevcuttur.
Enfekte kolonileri tanımada alternatif metot, yetişkin bal arılarında
P.larvae sporlarının test edilmesiyle olur. Bununla birlikte erişkin arı örnekleri ait oldukları kolonilerde AYÇ klinik semptomları gözlenmediği durumlarda P.larvae sporları yönünden pozitif olabilir. Ayrıca, klinik semptomlu arıların, klinik semptomsuz arılara göre daha fazla spor taşıması olasıdır.AYÇ eğer bir sonraki yıla devrederse o zaman basit yavru çürüklüğünü yapan
Streptecoccus faecalis'ten ayırt edilmesi zordur. Laboratuvar teşhisi için marazi madde alıp göndermek gereklidir.AYÇ için, peteğin ortasından 10 x 10 cm ebadında, mümkünse balsız bir parça alınır ve tahta yada karton kutu içinde acele olarak laboratuvara gönderilir. Numune ile birlikte kime ait olduğu, nereden alındığı ve hastalıkla ilgili diğer tamamlayıcı bilgiler de verilir.
AYÇ' de larva ölümü ile renk değiştirmiş larvalar en çok peteğin neresinde ise o bölgeden numune alınır. Örnek, bir kağıt ile gevşekce sarılmalı, plastik poşet, mumlu kağıt, teneke ve cam kavanoz kullanılmasından kaçınılmalıdır. Çünkü bu durumda örnek, küflenip bozularak teşhisi imkansız hale gelebilir. Petekten bir bölüm alınamazsa, hücrelerden sondaj edilerek alınan materyaller testler için yeterli olabilir. Buda kağıda sarılarak zarf ile laboratuvara gönderilir. Laboratuvarda bakteriyoskopi, kültürel ve biyoşimik testler, ayrıca Holst süt testi ve immunfloresans yöntemleri uygulanarak kesin teşhise gidilmektedir. Fakat immunfloresans'da B.alvei ile kros reaksiyonlar alınabilmektedir.O.I.E.Manuel'e göre AYÇ'de tam bir identifikasyon ve daha ileri biyokimyasal testler için P.larvae'nın laboratuvarda üretilmesi gerekir. Bakteriyi üretmek için Difco Beyin Kalp infizyonu (0.2 mg/lt Tiamin hydrochlorür ile zenginleştirilmiş) vasatı kullanılabilir. Diğer bir vasatta maya ekstresi, eriyebilir nişasta, glikoz ve potasyum fosfat tamponu içeren Ph: 6.6 olan bir besi yeridir. Ayrıca koyun kanlı agar içeren bir besi yeri daha vardır. Besi yeri sıvı, yarı katı (% 0.3 agar katılarak) veya katı % 2 agarlı katı besiyeri olabilir .
Tedavi : Hastalık, başlangıç devresinde tüm koloniyi sarmadan tespit edilmişse ilaçla tedavisi mümkündür. Bu durumda koloni, dezenfektanların yardımı ve bazı antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Günümüzde en çok kullanılan dezenfektan maddeler ise, Potasyum hipoklorit (çamaşır sodası ), 5 lt suya 500 ml katılır. Küllü su % 1’lik olarak hazırlanır. Zefiran 1/4000’lik eriyiği tercih edilir. Hidrojen Peroksit % 1 lik, Kloramin % 4 lük ve Formaldehit ise % 2’lik olarak kullanılır. Genel olarak AYÇ'nün kontrolü için sıklıkla kullanılan ve etkili olan iki ilaç Sulphatiazol ve Oxytetrasiklin'dir. Bununla beraber ABD' de sadece Oxytetrasiklin kullanıldığı bildirilmiştir. Oxytetrasiklin tedavisi AYÇ belirtilerini 14 aya kadar kontrol altında tutabilmektedir. Antibiyotik ve Sulfonamitler yalnız arı ailesinde hasta larva veya ölmüş larva görüldüğü zaman kullanılmalıdır. Bunun dışında antibiyotik kullanmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü yanlış antibiyotik uygulamaları, antibiyotiklere karşı bakterilerin dirençlerinin giderek artmasına, mantarların üremesi için uygun ortam oluşmasına, ergin arıların ve larvaların kanlarında bulunan bakteri öldürücü faydalı maddelerin yok olmasına, fagositlerin etkilerinin azalmasına ve arıların ömürlerinin kısalmasına neden olmaktadır. Bu nedenle antibiyotikler yalnız arı ailesinde hastalık görüldüğü zaman kullanılmalıdır. Bunun dışında antibiyotik kullanımından kaçınılmalıdır. Oxytetrasiklin, toz veya şurup şeklinde 4 gün arayla 3 kez uygulanır. Şuruplar kovana genellikle akşam verilir, sabahları ise artık şurup geri alınır. Böylece ailenin yiyecegi şurup miktarı ayarlanmış olur. Arılara şurup verilirken şurubun ılık olması ve arıların yiyeceği kadar şurup verilmesi gerekir. İlaç, ilkbahar veya bal mevsiminden 4 hafta evvel kesilmek üzere yazın veya sonbaharda verilir. Antibiyotiklerin bala bulaşmasını engellemek için bal alma mevsiminden 4 hafta önce ilaçları kesmek gerekmektedir.
P. larvae antibiyotiklerle ancak baskılanabilir. P. larvae'nin vegatif şekli apatogendir. Spor formu ise patogen olup antibiyotiklerden etkilenmez .
Hastalığın çok ileri safhasında Amerikan Yavru Çürüklüğünün ilaçlarla tedavisi mümkün değildir. Böyle durumda kovan hariç arı ailesi ve çerçevelerin hepsi yakılarak imha edilir
. Böyle bir arı ailesini yakmak için akşam üzeri arıların öldürülmeleri gerekir. Bunun için kovanın uçma deliği kapatılır. Çerçevelerin üzerine Calcium cyanide, Ethylacetate, DDT veya insektisitlerden biri tatbik edilerek arılar öldürülür. 40 cm derinliğinde bir çukur kazılır, yavrulu, polenli ve ballı çerçeveler ile ölmüş arılar çukur içinde yakılır. Yanma işi tamamlandıktan sonra, sağlıklı kolonilere ait işçi arıların, kalan bulaşık balı çalmasını engellemek için çukur toprakla kapatılır. Bu işlem arılıktan biraz uzakta ve gece yapılmalıdır.Korunma : AYÇ hastalığından korunmada en mühim olay, hastalığın arılığa bulaşmasını ve yayılmasını önlemektir. Aksi halde arılıkta bir arı ailesinin hastalanmasıyla bütün arılık tehlikeye girebilir ve hastalıktan kurtulmak için yapılan işlemler sonuçsuz kalabilir. Arılık temiz ve düzenli olmalı, yerlere ve çevreye gömeç artıkları ve kırıntıları, propolis parçaları atılmamalıdır. Atılan artıkları arılar yağma edeceklerinden, hastalığın hızla diğer kovanlara ve başka arılıklara yayılmasına neden olur. Artıklar bir kap içerisine konularak arılıktan uzaklaştırılmalıdır. AYÇ, bakteriel ve bulaşıcı bir hastalık olduğu için arıcının dikkatli olması gerekir. Mikrop, arıcı tarafından bulaştırılabilir. Hasta arı ailesiyle uğraşan arıcı işi bitince ellerini sabunlu su ile yıkamalıdır. Kullandığı aletler alevden geçirilmelidir, ateşe dayan-mayanlar % 10 sodalı su ile yarım saat kaynatılmalıdır. Temizliğinden emin olunmayan, kullanılmış arıcılık malzemeleri, gömeç ve ballar satın alınmamalıdır. Hastalıksız olduğundan emin olunmayan arılıklardan arı alınmamalıdır. Kaynağı bilinmeyen kaçmış, doğada başıboş bulunan oğullar arılığa sokulmamalıdır. Şüpeli ballar yemlemede kullanılmamalıdır, hastalığın kontamine ballarla geçtigi unutulmamalıdır. Esasen hastalıklı kovanlardan alınan ballar her ne şekilde olursa olsun arı beslenmesinde katiyyen kullanılmamalıdır. Yağmacılık önlenmeli ve her zaman çıkmaması için tedbirler alınmalıdır. Oğula verilecek temel petek ve ballı peteklerin temiz , hastalıksız olması lazımdır. Arılıktaki tüm kolonilerin hastalıksız olduklarından emin bulunmadıkca hiçbir şekilde bir koloniden diğer bir koloniye ne yavrulu çerçeve ve ne de bal desteği yapılmamalıdır. Bal ve yavru veya arı destekleri sürekli olarak aynı koloniden yapılmalıdır. Kovanlar arılığa yerleştirilirken yerleştirme düzeninin kovanlar arasında şaşırmayı en alt düzeyde tutacak bir desenin uygulanmasına özen gösterilmelidir. Hastalık etkeni taşımayan ana arı ile çalışılmalıdır. Arı meraları ve meyve ağaçları da hastalığı yaymada rol oynar. Bu sebeple arıcı yalnız kendi arılığıyla değil, arılığına 5-10 km mesafedeki arılıkların hastalıklı olup olmadığını gözetlemesi ve civardaki arıcılarla daima temas kurması lazımdır. Hastalığın bulaşmasını ve yayılmasını önlemek için ilkbahar ve sonbaharda arılara verilen şeker şuruplarına antibiyotik katılmalıdır. AYÇ, 1960'lı yıllarda komşumuz Rusya'dan geçtiğine dair huduttaki köy ve kasabalarda yapılan bir araştırma sonucu tesbit edilmiştir. Bu bakımdan sınırlarımız yakınındaki arıcılık faaliyteleri çok sıkı kontrolden geçirilmelidir.
Hastalığa dirençli arı ırkları yetiştirilmesi konusunda yapılan araştırmalardan alınan sonuçlar henüz tatminkar değildir. Bununla beraber, kovanlarda yanlızca
P.larvae'ya karşı etki gösteren ve genetik tanımlanması ortaya konmuş olan bakteriofajlardan alınan sonuçlar ümit vericidir.Arı populasyonları AYÇ'ne dayanıklılık bakımından varyasyon gösterir. Seleksiyona dayalı ıslah çalışmalarında bu hastalığa dirençliliğin kalıtsal olduğu ve seleksiyonla dirençli hatların elde edilebildiği görülmüştür. Öyleki bir çalışmada 15 generasyon sonunda % 98 düzeyine ulaşılmıştır. Benzer ilerl
emeler. Av.Yav. Çürüklüğüne dayanıklılıktada bulunmuştur.Hornitzky ve Clark, Avustralya'da 505 bal örneğinde yaptıkları çalışmalarında P.larvae sporlarının bulunuşunu % 12.5-16.5 olarak belirlemişlerdir .
Kaftanoğlu ve ark. 1995 yılında Ülkemizde 47 ilde 2794 arıcı ile yaptıkları anketlerde AYÇ'nün ortalama % 24.1 oranında, nosema % 26.6, Kireç hastalığı % 73 , varroasiz ise %100 oranında yayılış gösterdiğini belirtmektedirler . Anket yapılan illerde Ayç hastalığının en yaygın olduğu iller sırası ile Uşak (% 60.6), Tunceli (% 53.3), Hatay (% 52.4), ... Adana (% 32.4), İçel (%18.8), K.Maraş (% 24) dır.
Aydın ve ark. Türkiye'nin değişik bölgelerindeki sağlıklı kovanlardan alınan 297 bal örneğinin % 14.14'ünden, piyasadan satın alınan 30 bal örneğinin de % 10' undan, Adana'dan aldıkları 46 numuneden ise % 6.52 oranında P.larvae izole etmişlerdir. Bal örneklerinde P.larvae sporlarının bulunması, kovandaki AYÇ hastalığı ile ilişkili bulunmamaktadır. Zira sporlar yağmacı arılar ve kontamine malzeme ile kovana getirilebilmektedir. Böyle kolonilerde hastalık oluşmayıp, hiçbir semptom görülmese dahi, ballarında sporlar bulunabil bilmektedir.
Hastalığın Türkiye’deki Tarihçesi : Tutkun ve İnci'
nin bildirdiğine göre, Bodenheimer (1942), Türkiye çapında yapmış olduğu bir anket çalışmasında, sadece Muğla, Manisa, Çorum, Tokat ve Mardin'de birkaç kovanda larva hastalığı görüldüğünü yazmaktadır. Bu konuda ilk resmi kayıt ve kesin teşhis, 1947 yılında Kırklareli'nin Pınarhisar ilçesinden gönderilen hastalıklı petek numunesine aittir. Bu örnek üzerinde Oytun ve Aktun beraber yaptıkları çalışma sonunda AYÇ saptamıştır. Daha sonra 1951 yılında Eskişehir'den alınan şüpeli petek numunesinde de AYÇ etmeni bulunmuştur. 1955 yılında hastalığın , Edirne, Muğla, Burdur, Balıkesir, Eskişehir, Ankara, Kastamonu ve Amasya olmak üzere 9 ile yayılmış olduğunu bir Tamim ile İl Teknik Ziraat Müdürlükleri'ne bildirilmiştir. Bu uyarıya rağmen 1955-1965 yılları arasında hastalık, ülkenin diğer coğrafi bölglerine yayılmaya devam etmiştir. Balcı ve Leloğlu, 1960-1961 yıllarında Kars'ın Pasof ilçesindeki kovanlardan aldıkları bulaşık örneklerden AYÇ teşhis etmişler ve bu yöredeki bulaşmanın Sovyetler Birliğinden kaynaklandığını açıklamışlardır. FAO ( Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ) uzmanlarından Polanya'lı C.B.Zmarlicki, 1985 yılında Erzurum'un İspir ilçesinde yapmış olduğu incelemelerde hastalığı teşhis etmiştir. TKV enteğre Arıcılık Projesinin Arı Hastalıkları teşhis bölümündeki görevli uzmanlar, 1991 yılında ülke genelinde yaptıkları laboratuvar çalışmaları ile, AYÇ'ne, Av.YÇ kadar yoğun olmasa da, hemen bütün bölgelerde raslandığını tespit etmişlerdir.Aydın ve ark. Bildirdigine göre Plagmen 1984, 1986 ve 1989 yıllarında Kuzey Bavyera'nın değişik bölgelerinden hastalık şüphesi ile gönderilen petek ballardan
P. larvae izole ederek, değişik antibiyotiklere karşı duyarlılık testlerini gerçekleştirmiştir. Bu çalışma sonucunda en yüksek duyarlılığın ampisilin, penisilin, eritromisin, tetrasiklin, nitrofurantain ve kloramfenikole karşı oluştuğunu, gentamisin, neomisin, polimiksin, streptomisin, spektinomisin ve sulfa gurubu antibiyotiklere de direnç oluştuğunu ortaya koymuştur.Aydın ve ark. Yaptıkları çalışmada farklı bölgelerde bulunan 9 ilden 297 kovan balının 42 (%14.14)sinde B.larvae izole edilmiştir. 42 örneğe yapılan antibiyotik duyarlılık test sonucunda 12 (%28.57) si Oxytetrasiklin, 24(%57.14) ü Penisilin, 29 ( %69.04 ) ü Kinolona, 12 ( %28.57 )si Neomisine, 21( %50 ) Ampisiline, 29 ( %69.04 )u Eritromisine duyarlı bulunmuştur. Gentamisin, Karbenisilin, Sefelosporin ve
Streptomisine dirençlilik tespit edilmiştir.
Ömer AKMAZ
Uzm.Vet. Hekim